Afrika’nın zorlu coğrafyalarından Dubai’nin kozmopolit yapısına uzanan 25 yıllık kariyeri ile DHL Global Forwarding Orta Doğu, Afrika ve Türkiye CIO’su Burak Ertuna, teknoloji yatırımlarından kültürel farkındalığa uzanan yolculuğunda, disiplin ve prensiplerle şekillenen liderlik hikayesini anlattı.
25 yılı aşkın süredir DHL bünyesinde farklı bölgesel CIO görevleri üstlenen Burak Ertuna, bugün Dubai merkezli olarak Orta Doğu, Afrika ve Türkiye’nin dijital dönüşümünü yönetiyor. Afrika’da altyapı kurarak başlayan yolculuğu, bugün çok uluslu ekipler ve küresel ölçekte stratejik kararlarla şekilleniyor. Ertuna, CIO rolünü yalnızca teknolojiyi yöneten bir pozisyon değil; iş stratejisini, sürdürülebilirliği ve kültürel dönüşümü belirleyen bir güç merkezi olarak konumlandırıyor. Onun için motivasyon geçici, disiplin kalıcı; bu felsefeyle Dubai’den dünyaya yayılan bir teknoloji vizyonu inşa ediyor.
DHL Global Forwarding Orta Doğu, Afrika ve Türkiye CIO’su Burak Ertuna ile Dubai’den dünyaya açılan bir Türk teknoloji liderinin hikayesini; disiplin, vizyon ve dijitalleşmeyle örülen küresel bir CIO perspektifini konuştuk…
DHL’de 20 yılı aşkın süredir farklı bölgesel CIO görevlerinde bulundunuz. Bu yolculuk size nasıl bir deneyim kazandırdı?
MEA bölgesi yani Orta Doğu ve Afrika, dünyanın en kolay coğrafyalarından biri değil; fakat zorlukların bana kattığı değer ölçülemez. DHL gibi global ve kurumsal bir yapının içinde, hem teknoloji hem de liderlik becerilerimi sürekli geliştirme imkanı buldum. Şirketin sunduğu eğitimler ve tecrübeler bana güçlü bir liderlik perspektifi kazandırırken, Afrika’da 20’den fazla ülke açılışını yönetmek, farklı kültürlerin zenginliğini deneyimlememi sağladı. Bu süreç bana yalnızca kültürel uyum ve insan ilişkilerinde derin bir anlayış kazandırmakla kalmadı; aynı zamanda pragmatik düşünmeyi, krizler karşısında çözüm odaklı davranmayı da öğretti. Bunun ötesinde, bölgedeki insani yardım ve sosyal sorumluluk projelerine katılmak ruhani olarak da ufkumu genişletti. Bu yolculuk, kariyerimdeki en değerli öğrenimlerin kaynağı oldu.
MEA bölgesi gibi çok kültürlü ve geniş bir coğrafyada CIO olmanın en büyük zorlukları neler?
MEA bölgesi, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük coğrafyalarından biri. Dolayısıyla hem Afrika hem de Orta Doğu’nun kendi özgün zorluklarını aynı anda yönetmek gerekiyor. Orta Doğu’da, özellikle Körfez ülkeleri uzun yıllardır çok ciddi teknoloji yatırımları alıyor; altyapı güçlü ve çoğu zaman dünyayla eşdeğer, hatta bazı konularda daha ileri. Buna karşılık, regülasyonların yoğunluğu zaman zaman hareket alanını kısıtlayabiliyor. Afrika ise bambaşka bir dünya. 20 yıl önce ülkeler açmaya başladığımızda, çoğu yerde altyapı yetersizdi; elektrik kesintileri, sınırlı internet erişimi ve ekipman temini ciddi sorunlardı. O dönemde kablolardan uydu cihazlarına kadar birçok ekipmanı yanımızda taşıyarak yeni ofisler kurardık. Bugün Starlink ve benzeri teknolojilerle koşullar iyileşmiş olsa da Afrika’da iş yapmak hala yaratıcılık ve pragmatik çözümler gerektiriyor.
Benim bakış açım ise şu oldu: Zorluk, herkese göre üç aşağı beş yukarı eşdeğer zorluktur. Ama siz o zorluğu avantaja çevirebilirseniz, çevrenizden bir adım öne çıkarsınız. Afrika’da bu yaklaşımımız sayesinde, rakiplerimize kıyasla daha hızlı yol alabildik. Aslında dezavantaj gibi görünen her şey, doğru motivasyon ve doğru stratejiyle avantaja dönüşebilir. Bu yüzden ben MEA’daki koşulları hiçbir zaman yalnızca ‘zorluk’ olarak görmedim; aksine, içinde fırsatlar barındıran bir gelişim alanı olarak değerlendirdim.
Bugünkü CIO rolünüze gençlik yıllarınızdaki hayallerden hangilerini taşıyabildiniz?
Çocukluk ve gençlik yıllarımda teknoloji ya da IT alanında bir kariyer hayalim yoktu. Zaten 1980’lerde, benim büyüdüğüm dönemde, bugünkü anlamıyla ‘IT’ diye bir kavram da henüz yoktu. Asker kökenli bir aileden geliyordum; benim de hayallerim, görevimde en üst düzeylere gelmek, güçlü bir kariyer inşa etmek ve en önemlisi kendi ayaklarımın üzerinde durabilmekti. Ailemin maddi veya manevi desteğine güvenmeden ilerlemek zorunda kaldığım için en büyük hedefim hem ekonomik özgürlüğüme kavuşmak hem de bu dünyada kalıcı bir iz bırakmaktı.
DHL bana bu anlamda olağanüstü bir fırsat sundu. Yaklaşık 25 yıl önce şirkete katıldığımda, Afrika’da yalnızca birkaç ülkede varlığımız vardı. Orta Doğu’da da yalnızca küçük bir temsilcilik bulunuyordu. Bugünse onlarca ülkeye yayılan dev bir bölgeyi sıfırdan inşa ettik. O ülkelerin çoğunda ilk adımı atan, ofis açılışlarını, altyapı kurulumlarını, sistem implementasyonlarını yöneten kişi olmak, bana büyük bir gurur veriyor.
Ama benim için gurur yalnızca işin büyüklüğünden gelmedi. Afrika’nın ücra köşelerinde açtığımız su kuyuları, yaptığımız okullar, o bölgelerin insanlarıyla kurduğumuz bağlar bana ruhani anlamda da çok şey kattı. Bugün geriye dönüp baktığımda, gençlik yıllarımdaki en büyük hayalim olan ‘iz bırakmak’ konusunda hayal ettiğimden fazlasını başardığımı görüyorum. Tabii yapamadığım şeyler de oldu ama başardıklarım bana derin bir tatmin ve mutluluk veriyor.

DHL Global Forwarding’in dijital dönüşüm stratejisinde öncelikli teknolojiler hangileri?
Dijital dönüşüm stratejilerimiz aslında küresel trendlerle paralellik gösteriyor. Bizim için en kritik odak noktası hız ve verimlilik. Lojistik dünyasında hız her şeydir; operasyonel mükemmellik de bu hızın arkasındaki en önemli güçtür. Dolayısıyla bize daha hızlı, daha verimli ve daha güvenilir bir yapı kazandıracak teknolojilere yatırım yapmaya devam ediyoruz.
Bu çerçevede öncelikli alanlarımız arasında otomasyon, RPA, yapay zeka, API ve IoT uygulamaları öne çıkıyor. Özellikle yüksek değerli ve hassas gönderilerde IoT teknolojileri kritik bir rol oynuyor. Artık yalnızca bir konteynerin nerede olduğunu değil; iç sıcaklığını, nemini, olası arızaları ve güvenlik risklerini anlık olarak izleyebiliyoruz. Bu hem müşterilerimiz hem de operasyonlarımız için büyük bir güven unsuru yaratıyor.
Bunun yanı sıra bulut teknolojileri ve güçlü siber güvenlik altyapıları da stratejimizin merkezinde yer alıyor. Çünkü teknolojiye yatırım yaparken, onu güvenli ve sürdürülebilir hale getirmek en az teknolojinin kendisi kadar önemli. Bizim için dijital dönüşüm yalnızca yeni teknolojiler kullanmak değil; aynı zamanda müşterilerimize güven, hız ve şeffaflık sunan bir ekosistem kurmak anlamına geliyor.
Lojistikte otomasyon, yapay zeka ve IoT uygulamalarını nasıl konumlandırıyorsunuz?
Otomasyon, yapay zeka ve IoT lojistiğin bel kemiği haline geldi. Çünkü lojistikte hız ve maksimum verimlilik olmazsa olmaz. Artık yüz binlerce gönderinin elleçlendiği, Leipzig veya Bahreyn gibi dev hub’larımızda bu operasyonları yalnızca insan gücüyle yönetmek imkansız. Dolayısıyla otomasyon, sektörümüz için temel yatırım alanlarından biri.
Yapay zeka, operasyonel verileri işleyerek öngörüler üretiyor, darboğazları önceden görmemizi sağlıyor. IoT ise yalnızca konteyner ve ULD’lerde değil, depolarda da büyük rol oynuyor. CCTV sistemleriyle entegre IoT çözümleri sayesinde güvenliği ve operasyonel görünürlüğü anlık izleyebiliyoruz.
Lojistik sektörü çok hızlı değişiyor; bu teknolojilere zamanında yatırım yapmayan ya da ayak uyduramayan firmalar çok kısa sürede geri düşüyor. Bizim için mesele sadece teknolojiyi kullanmak değil, onun gelişiminde de aktif bir rol alarak rekabette daima bir adım önde olmak.
Siber güvenlik, özellikle küresel lojistik zincirinde kritik bir konu. Bu alanda nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?
Siber güvenlik bugün yalnızca lojistik için değil, her sektör için kritik bir konu. Dijital çağda yaşıyoruz ve artık devlet kurumlarından süpermarketlere kadar her şey bulut teknolojileri üzerinden yönetiliyor. Böyle bir dünyada lojistiğin herhangi bir kesintiye uğramasının küresel etkilerini özellikle COVID-19 döneminde hepimiz çok net bir şekilde deneyimledik. Bu nedenle siber güvenlik, bizim sektörümüzde hayati önem taşıyor.
DHL’de yaklaşımımız çok katmanlı. Yeni yazılımlar veya uygulamalar kullanılmadan önce çok sıkı güvenlik ve penetrasyon testlerinden geçiyor. Hiçbir ülke ya da bölge, kendi başına bir yazılımı sisteme dahil edemiyor. Ayrıca gereksiz uygulamalardan kaçınarak saldırı yüzeyimizi minimumda tutuyoruz.
Ancak siber güvenlik yalnızca teknolojilerden ibaret değil. En zayıf halka da en güçlü kalkan da her zaman insandır. Bu nedenle kullanıcı farkındalığını artırmaya büyük önem veriyoruz. Çalışanlarımızı phishing saldırıları başta olmak üzere düzenli eğitimlerle bilinçlendiriyor, online ve yüzyüze programlarla sürekli güncel tutuyoruz. Son kullanıcıların güvenlik kültürüne dahil edilmesi, bizim yaklaşımımızın en temel taşlarından biri.
MEA bölgesinde dijital altyapı, Avrupa veya Amerika’ya kıyasla hangi farklılıkları gösteriyor?
Dürüst olmak gerekirse en büyük farklılık maliyet. Afrika’da son 7–8 yıldır ciddi fiber altyapı yatırımları yapılıyor, Orta Doğu’da ise özellikle Körfez ülkeleri uzun yıllardır bu alana büyük kaynak ayırıyor. Dolayısıyla her iki bölgede de dijital altyapı son derece gelişmiş durumda. Ancak fark şu: Aynı teknolojiyi Avrupa’da ya da Amerika’da çok daha düşük maliyetle kullanabilirken, Afrika’da ve kısmen Orta Doğu’da altyapıya çok daha yüksek bedeller ödemek zorunda kalıyorsunuz.
Orta Doğu’da bir başka zorluk da regülasyonlar. Altyapı güçlü olmasına rağmen, regülasyonlardan kaynaklı kısıtlamalar hız ve erişim anlamında zaman zaman engeller yaratabiliyor. Afrika tarafında ise hala kesintiler, erişim sorunları yaşanabiliyor. Ama özetle, MEA ile Avrupa/Amerika arasındaki en büyük fark, aynı hizmetin burada çok daha yüksek maliyetlerle elde ediliyor olması.
CIO rolü sizce önümüzdeki 5–10 yılda nasıl evrilecek?
CIO rolü artık klasik anlamda bir teknoloji yöneticiliğinin çok ötesinde. Önümüzdeki 5–10 yılda bu rolün dönüşümü daha da hızlanacak. CIO yalnızca sistemleri yöneten değil, iş stratejisini ve vizyonunu şekillendiren bir aktör haline geliyor. Veri analitiği, yapay zeka, siber güvenlik ve müşteri deneyimi gibi alanların merkezinde bulunan CIO’lar, giderek daha fazla stratejik sorumluluk üstleniyor.
Gelecekte bu role sürdürülebilirlik, etik, regülasyon yönetimi ve kültürel dönüşüm liderliği de eklenecek. Yapay zeka, otomasyon ve kuantum bilişim gibi teknolojilerin yükselişiyle birlikte CIO, şirketin yalnızca teknolojik değil aynı zamanda stratejik yol haritasını belirleyen kilit figür olacak.
Benim inancım şu: Çok yakın zamanda birçok kurumsal firmada CIO’ların, CEO pozisyonlarının doğal adayları olacağını göreceğiz. Çünkü teknolojiyi yönetebilmek artık doğrudan şirketin geleceğini yönetmek anlamına geliyor. CIO, önümüzdeki 10 yıl içinde yalnızca bir teknoloji lideri değil, CEO’nun en yakın iş ortağı ve birçok şirkette de geleceğin CEO’su olacak.
Genç CIO adaylarına bölgesel ölçekte kariyer yapmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
CIO rolü, isminden de anlaşılacağı gibi yalnızca bilgi teknolojilerini yönetmekten ibaret değil; aynı zamanda bir C-Suite pozisyonu, yani şirketin stratejik geleceğini şekillendiren bir görev. Bu noktaya ulaşmak isteyenlere verebileceğim en önemli tavsiye, kolay bir yol olmadığını bilmeleri. C-Suite hedefliyorsanız, gerçek anlamda çok sıkı çalışmanız gerekiyor.
Benim kişisel inancım şu: Bir liderin kendisini entelektüel anlamda sürekli geliştirmesi gerekliliğidir. Bunun bir sınırı yok. Sadece güncel kalmak değil; ufkunu genişletmek, yeni teknolojilere hâkim olmak, yapay zeka gibi dönüşüm yaratan alanlarda kendini eğitmek çok kritik. Çünkü günün sonunda CIO yalnızca IT sistemlerini değil, şirketin vizyonunu ve stratejisini de belirleyen en önemli kişilerden biridir.
Elbette bu yol kolay değil. Özellikle küresel şirketlerde bizim gibi coğrafyalardan gelen yöneticiler çoğu zaman maça 1–0 geriden başlıyor. Ama bu, maçı kazanamayacağınız anlamına gelmiyor. Ben hiçbir zaman ‘coğrafya kaderdir’ sözünü tam anlamıyla kabul etmedim. Doğru bakış açısıyla çok çalışarak, disiplinle her noktaya ulaşmak mümkün. Benim felsefem hep şu oldu: Motivasyon geçici, disiplin kalıcıdır. İşte bu anlayış, başarıya giden yolun en temel taşıdır.

Dubai’de yaşayan bir Türk yönetici olarak, global bir şirkette çalışmanın size kattığı kültürel farkındalık nedir?
Dubai gerçek anlamda dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri; bugün burada 200’ün üzerinde ülkeden insan yaşıyor. Bu çeşitlilik bana ve ekibime çok büyük katkılar sağladı. Kendi ekibimde 45–50 farklı ülkeden çalışma arkadaşım var. Bu kadar farklı kültürle birlikte çalışmak, bana hem kişisel hem de profesyonel anlamda eşsiz bir deneyim kazandırdı.
Aslında ben bu kültürel mozaiği daha önce Afrika’da da deneyimledim. Afrika başlı başına çok geniş bir kültürel mozaik. Orada da farklı kültürleri anlamak ve onlarla doğru iletişim kurmak işin başarısında kritik bir faktördü. Çünkü bazen bir bölgede söylediğiniz bir söz, yaptığınız bir espri çok olumlu karşılanırken başka bir kültürde yanlış anlaşılabiliyor. Bu farkındalık sizi daha hassas, daha dikkatli ve daha kapsayıcı bir lider haline getiriyor.
Türk kimliğiyle global bir şirkette bulunmak ise bana ayrı bir perspektif kazandırdı. Türkiye’nin hem Doğu’ya hem Batı’ya dokunan kültürel yapısı sayesinde farklı bakış açılarını bir araya getirme ve köprü kurma becerisi kazanıyorsunuz. Bu da çok kültürlü ekipleri yönetirken ciddi bir avantaj sağlıyor.
Günün sonunda yaptığımız her şey bir ekip işi. O ekibe doğru mesajları verebilmek için kültürel farkındalık çok önemli. Dubai gibi çok uluslu bir şehirde yaşamak ve global bir şirkette çalışmak, bana bu anlamda büyük bir avantaj ve derin bir perspektif kazandırdı.
İş dışında teknolojiye bakışınızı besleyen hobileriniz veya tutkularınız var mı?
Gençlik yıllarımda teknolojiye çok daha fazla zaman ayırıyordum. Örneğin 90’ların ortasında Türkiye’de internet henüz çok yeniyken, biz İstanbul’daki ofislerimiz arasında VoIP bağlantıları kurmaya çalışıyorduk. O dönemde Türk Telekom’un bile böyle bir hizmeti yoktu. Ses kalitesi mükemmel değildi ama o inovatif ruh, bugün bulunduğum noktanın temel taşlarını oluşturdu.
Bugün ise teknolojiye bakışımı hobilerimle değil, işin doğasıyla besliyorum. Çünkü C-Suite seviyesinde büyük sorumluluklarınız olduğunda, zaman zaman bataryalarınızı şarj etmek çok önemli hale geliyor. Benim için hobiler işten biraz uzaklaşmanın, dengeyi kurmanın yolu.
Denizcilik ve yelkencilik tutkularımın yanında, en büyük tutkum motosiklet. Her yıl fırsat buldukça Dubai’den motorla Türkiye’ye, Avrupa’ya, Moğolistan’a uzun yol sürüşleri yapıyorum. Bu yolculuklar bana sadece özgürlük ve macera değil, aynı zamanda zihinsel bir reset fırsatı da sunuyor. Geçtiğimiz yıllarda Everest’e çıkmak da hayatımda unutulmaz bir deneyim oldu.
Tüm bu tutkular bana disiplin, dayanıklılık ve odaklanma gibi değerleri sürekli hatırlatıyor. Bu özellikler yalnızca yolda veya denizde değil, iş hayatında da başarı için gerekli. Hobilerim bana hem ruhsal bir denge sağlıyor hem de işime daha disiplinli ve güçlü dönmemi mümkün kılıyor.
Sizce bir Türk teknoloji liderinin global arenada başarılı olabilmesi için hangi kişisel ve profesyonel özellikler kritik?
Açık konuşmak gerekirse, bizim coğrafyamızdan çıkan liderler çoğu zaman maça 1–0 geriden başlıyor. Bu yüzden çok çalışmak ve kendini sürekli geliştirmek hayati önem taşıyor. Bunun yanında disiplin de başarının temel taşı. Benim disiplin tanımım şudur: Disiplin, bazen hiç hoşunuza gitmeyen ama gerekli olan işleri her gün düzenli olarak yapabilmektir. Bu kolay bir şey değildir; kendinizi zorlamanız, rutini sürdürmeniz gerekir. Ama gerçek başarı, motivasyondan ziyade bu disiplin üzerine kuruludur.
Profesyonel anlamda yeniliklere açık olmak, değişen dünyaya uyum sağlayabilmek kritik. Fakat bunun yanında tecrübenin getirdiği bir başka farkındalık da var: Global arenada kapitalist sistemin gerçeklerini anlamak. Çünkü kapitalist dünyada her zaman 2×2 = 4 etmiyor; bazen 6, 7, hatta 10 edebiliyor. Ve siz de bu gerçekliklere uygun şekilde kararlar almak zorunda kalıyorsunuz.
Dolayısıyla, global ölçekte başarılı olmak isteyen bir Türk teknoloji liderinin üç temel özelliği olmalı: Çok çalışma, disiplin ve kapitalist dünyanın gerçeklerini anlayıp yönetebilme becerisi.
Siz, bölgesel bir CIO olarak Türk genç yöneticilere veya CIO adaylarına ne tavsiye edersiniz?
Bunun kolay bir kısa yolu yok; çok çalışmak ve disiplinli olmak en temel gereklilik. Ama benim bakış açıma göre başarı için bir başka olmazsa olmaz da prensip setine sahip olmak. Çünkü prensipleriniz size yön verir ve yıllar geçse bile kararlarınızı tutarlı şekilde almanızı sağlar. Eğer prensiplerinizden birinden bir kere bile geri adım atarsanız, o artık prensip olmaktan çıkar. Benim hayatımda ve kariyerimde prensip setim, başarımın en önemli dayanak noktası oldu.
Bir diğer kritik unsur ise doğru bir network. Çevrenizde sizi ileriye taşıyacak, açık ve dürüst bir şekilde fikir alışverişi yapabileceğiniz insanlar olması çok değerli. Benim hayatımda böyle birkaç kişi oldu; iş dünyasında bir, özel hayatımda ise iki–üç arkadaşım. Onlarla yaptığım açık tartışmalar ve fikir alışverişleri bana büyük katkılar sağladı.
Tabii kapitalist sistemin gerçeklerini de anlamak gerekiyor. Bu, her kuralına uymak anlamına gelmiyor; ben de kariyerimde her kuralına uyarak ilerlemedim. Çünkü bunu yapsaydım prensiplerimden taviz vermiş olurdum. Önemli olan, sistemi anlamak ama prensiplerinize sadık kalarak doğru yolu bulmak.
Özetle, genç liderlere tavsiyem şu: Çok çalışın, prensip setinize sadık kalın, network’ünüzü doğru insanlardan oluşturun ve yolunuzu bu değerlerle çizin. Benimle yıllarca çalışan bazı arkadaşlarım bugün global şirketlerde CIO veya bölgesel CIO pozisyonlarında görev alıyor. Onların gelişiminde katkım olduğunu görmek, benim için en büyük gurur kaynaklarından biri.
Son olarak şunu söylemek isterim: Motivasyon geçici, disiplin kalıcıdır. Eğer disiplinli olursanız, prensiplerinizden ödün vermezseniz ve doğru insanlarla yol alırsanız, başarı kaçınılmaz olur.

