İnsan sofradaki yerini arıyor

“Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız”

Nâzım Hikmet

Oysa deriz ki kadınlarımız için; başımızın tacıdır, yuvayı yapan odur, hakları ödenmez ama tüm bunlara rağmen soframızdaki yeri de öküzümüzden sonra gelir. 

Buna çok benzer başka bir sorunumuz daha var iş hayatında, o da insanımız. İş hayatında kadın-erkek ayırmadan yeri sistemlerden, yatırımlardan, süreçlerden sonra gelen çalışanımız yani “insanımız”. Araç ile amacın karıştığı, bir şeyi satarken satın alan insanın (yani müşterinin) önemli olduğu ama çalıştırıyorsan önemsizleştirdiğimiz “insan”. 

Kesintisiz hizmetler için yatırımlar yapıyoruz, yazılımlar geliştiriyoruz, makineler alıyoruz, yetmiyor yanına yedek makineler alıyoruz. Yetmiyor başka şehirlere yedek sistemler kuruyoruz. Dövizlerle paralar ödüyoruz, yetmiyor daha nasıl iyi olur diye uzun toplantılarda büyük yapılar üzerine konuşuyoruz ama kepçe kepçe harcadığımız bu yatırımları çalıştıracak insanlara, çay kaşığını doldurmayacak maaşlar veriyoruz. Neden? Çünkü soframızdaki yeri sistemimizden sonra geliyor. 

Aldığımız bu sistemlere itinayla, zamanını kaçırmadan ve büyük rakamlar ödeyerek bakımlar yaptırıyoruz, hemen yanıbaşımızda çalışan arkadaşımıza “nasılsın” demiyoruz. İnsan yahu insan! “Gerçekten iyi misin? Bir sorunun var mı? Benim yapabileceğim bir şey var mı?” demiyoruz. Oysa pahalı da değil, hatta paralı bile değil, bedavaya yanıbaşımızdaki insana hal hatır sormuyoruz. 

Yedekliyoruz sistemlerimizi ama çalışanı yedeklemiyoruz. Daha fazla, gerekirse gece gündüz çalışsın diyoruz ama bu çalışma şartları insani değil yanına bir kişi daha koyalım demiyoruz. Tatili oluyor, akşamı oluyor, haftasonu oluyor bir problem olunca arıyoruz, çalış diyoruz, çalışıyor “yahu bu sürekli böyle olmaz” demiyoruz. En iyi yüreklimiz “sağ ol” diyor. Garibim ne yapsın “sağ ol” denince bile mutlu oluyor. 

Zam dönemi geliyor, nasıl olsa gitmez diyoruz, eldeki kuştur nihayetinde rahatı yerindedir diyoruz, damlalıktan su damlatır gibi zam yapıyoruz. Belki gitmiyor ama motivasyonu düşüyor ve bunu görmüyoruz. 

Pozisyonlarımız yükseldikçe kapalı kapılar ardında, çalıştırdığımız insanları meta (nazikçe yazmaya çalıştım) gibi görüyor ve onlardan öyle bahsediyoruz. En iyi yüreklilerimiz hak yememeye, yedirmemeye çalışıyor ya da kapalı kapılar ardında da insana önem veriyor, kapılar açılınca hepsinin yüzüne gülüyor ve “insan önemlidir” diyoruz. 

İnsanın insana ettiği zulüm en ağırıdır. Her gün insana zulmediyoruz ama kendi başımıza gelince bas bas bağırıyoruz. Üst düzey bir yönetici abim demişti; sağ olsun, var olsun, yemekte sohbet ediyorduk: “Devrim bizler patronların gözünde böceğiz, işleri bitince bizi de tutar, atarlar.” diye. Yediğim lokma boğazıma dizilmişti. Evet, işimiz bitince ya da hedeflerle uyuşmayınca ya da bir başkasını bulunca tecrübeymiş, deneyimmiş bakmıyoruz işine son veriyoruz.

Her gün, ne iş yaparsak yapalım mutlaka birilerinin kiralık katilleri değil miyiz? Bir çalışan olarak ne iş yaparsak, titrimiz ne olursa olsun sonuçta bir çalışanız ve üstümüzde hep birileri var. Ve hep o birileri için başka başka kalpleri kırarak, bağırıp çağırarak, kendimize toz kondurmayarak, arkamızı kollayarak, rahatsız, huzursuz, başka kiralık katillerden içimizde kalan bir ukde ama her daim tetikte değil miyiz? 

Aldık elimize kalemi, kılıçtan da keskin değil artık, hergün savaşıyoruz yel değirmenleri ile ama bu düzen ne yazık ki son bulmayacak sanki. Sen yine de Rucio’yu değirmenlere doğru sür Sancho Panza, biz savaşmaya devam edeceğiz ama görünen o ki bu düzende değirmenler bitmeyecek ve o değirmenler bizi öğütmeye devam edecek. Zalimin zulmü yanına kalacak, bu böyle olacakmış gibi görünüyor. Fakat zalim olmamak yani en azından zalimin zalimi olmamak da insanın elinde değil mi? 

Bu bir karar bence. Önce düşünmek gerek, ne yapıyor olursak olalım. “Ben ne yapıyorum? Kimim ben? Rolüm ne? Neden yapıyorum bunu?” Soruları basit, cevapları zor sorular bunlar. Kimim ben? Ben sayılamayacak kadar dişlileri olan kocaman bir makinenin basit bir parçasıyım. Büyük parça ya da küçük parça olmamın bir önemi yok, sadece bir parçayım. Bu düzen de böyle, büyüklüğünden bağımsız bir parça. Bu devasa makine bir yana, kendisini bu makinede yeri geldiğinde rahatlıkla değiştirilecek, kendisinin çok da önemli olduğu düşünülmeyen bir parça olduğunu gördüğünde olayın çoğu çözülüyor esasında. Bir başkasına para kazandırmak için katili olduğun insanlar geliyor aklına. 

Sevgili yöneticim, elini kana bulaştırma. Ancak bu demek değil ki “işini yapma”. Elbette yap, işini iyi yapanı geliştir, iyi yapmayanı daha mutlu olabileceği şekilde yönlendir; bunlar senin kazandığın paranın doğruları. Ancak işte bunları yaptığında hem görevini yapmış olacaksın hem de katil olmayacaksın.

Senin sadece parçası olduğun koca makineyi çalıştırarak daha büyük bir dişli olmak, sana kurulan oyunun bir parçası sadece. Patronlar için kimi zaman çalışan sayısını sayarken kağıt üzerinde bir sayısın, kimi zaman performansını gösteren bir sayısın, kimi zaman satışı gösteren gösteren bir sayısın ya da ettirdiğin tasarrufu gösteren bir sayısın. Ama illa ki bir kağıt üzerinde bir sayısın. Patron buna bakar. 

Peki sen neye bakarsın sevgili yöneticim? İyi davrandığın insan sayısına bakar mısın? İyi hissettirdiğin kişi sayısı? Seninle çalıştıkları için mutlu olan insan sayısı? Derdini sana anlatan insan sayısı? Hata yaptıklarında sırtını sıvazladığın insan sayısı? Kariyerlerinde pozitif rol oynadığın insan sayısı? Daha iyi imkanlarda maaş, prim almaları için çabaladığın insan sayısı? Gerekirse patronlarla ters düşme pahasına hayatını iyileştirdiğin insan sayısı? Dalga geçmediğin, aşağılamadığın, nazik olduğun insan sayısı? Sayılar sevgili yöneticim önemlidir ancak doğru sayıları bulduğunda önemlidir. Sana bir sır vereyim mi? Doğru sayılara oynadığında daha mutlu olacağına eminim. 

Sevgili yöneticim; Don Kişot kılıcını Sancho Panza’ya ya da Rucio’ya sallamadı hiçbir zaman. Biliyorum ne sen Don Kişot’sun, ne Sancho Panza’n var ne de eşeğimiz Rucio ve ne de yel değirmenleri. Ne bir romanın içerisindeyiz ne de bir masalın. Fakat şu sonlu dünyada kendi masalını kendin yazabilirsin, bu senin elinde. Soruların çok basit sevgili yöneticim, yukarıda verdim. Cevapları ise sende, bunları sor kendine.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu