Red Team ne zaman başarılı sayılır?

Günümüzde gerçekleştirilen Red Team operasyonları, güvenliğin yalnızca teknik zafiyetlerle ölçülemeyeceğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bunun en çarpıcı gerçek dünya karşılığı ise 2016 yılında Bangladeş Merkez Bankası’nda (Bangladesh Bank) yaşanan SWIFT saldırısıdır. Söz konusu saldırıda saldırganlar, bankanın çekirdek sistemlerinde kritik bir yazılım açığı bulmaktan ziyade; üçüncü taraf erişimleri, süreç varsayımları ve izleme boşluklarını bir araya getirerek yaklaşık 81 milyon dolarlık yetkisiz transfer gerçekleştirmeyi başardı. Olay sonrasında yayımlanan teknik analizler, çok katmanlı savunma mimarisine rağmen karar ve süreç zincirlerinin nasıl istismar edilebildiğini net biçimde ortaya koydu.

Bu vaka, Red Team başarısının yalnızca “kaç zafiyet bulunduğu” ile ölçülemeyeceğini açıkça gösterdi. Çünkü Red Team’in asıl değeri, teknik açıkların ötesinde kurumsal karar alma zincirlerinin, süreçlerin ve güven varsayımlarının ne kadar dayanıklı olduğunu ortaya koymaktır. Bir saldırganın gerçek dünyada izleyeceği yol, çoğu zaman bir CVE’den değil; “bu erişim zaten güvenlidir” varsayımından başlar.

Sisteme girmek mi, gerçeği görünür kılmak mı?

Peki Red Team ne zaman gerçekten başarılı sayılır? Bir sistem ele geçirildiğinde mi, yoksa kimsenin “böyle bir yol mümkün değil” dediği bir senaryo gerçekleştiğinde mi? 

Günümüz kurumlarında saldırganların ilk hedefi çoğu zaman firewall’lar ya da IDS sistemleri değildir; güven ilişkileri, rol tanımları ve organizasyonel kabullerdir. Red Team’in stratejik değeri de tam olarak burada ortaya çıkar.

Teknik açıdan kusursuz görünen birçok kurumda, Red Team operasyonları sırasında benzer zayıflıklar tekrar tekrar gözlemlenir; üçüncü taraf erişimlerinin aşırı yetkilendirilmesi, geçici hesapların kalıcı hale gelmesi, iç ağda varsayılan güven anlayışı, yetersiz izleme ve zayıf olay korelasyonu vb. Bu unsurların hiçbiri tek başına “kritik zafiyet” olarak raporlanmayabilir ancak birleştiğinde yüksek iş etkisine sahip saldırı senaryoları üretir.

Red Team açısından başarı, bir exploit çalıştırmak değil; Blue Team’in neyi fark etmediğini, SOC’un hangi aşamada geciktiğini ve yönetsel kararların saldırıyı nasıl kolaylaştırdığını gösterebilmektir. Düşük yetkili bir erişimle başlayan bir Red Team operasyonu, operasyon sonunda “hangi noktada alarm üretilmesi gerekiyordu, neden üretilmedi?” sorusunu net biçimde yanıtlayabiliyorsa, o operasyon amacına ulaşmıştır.

Bu noktada MITRE ATT&CK Framework, Red Team çalışmaları için önemli bir referans sunar. Amaç yalnızca TTP’leri uygulamak değil; bu tekniklerin kurumun savunma mimarisi tarafından nerede, nasıl ve ne hızda karşılandığını ölçmektir. Mandiant’ın Red Team Operations raporlarında da vurgulandığı üzere, en değerli çıktılar genellikle “kaç adımda tespit edildik” ya da “hangi adım hiç görülmedi” sorularının yanıtlarıdır.

C-Level perspektifinden bakıldığında ise Red Team başarısı, güvenlik yatırımlarının geri dönüşünü ölçmenin en somut yollarından biridir. Bir Red Team çalışması; EDR, SIEM, IAM ve süreç kontrollerinin gerçek saldırı senaryolarında nasıl davrandığını görünür kılar. Eğer çalışma yalnızca teknik bir rapor üretiyor ama organizasyonel dersler çıkarmıyorsa, orada gerçek bir kazanımdan söz edilemez.

Sonuç olarak Red Team, “sisteme girdik” demek için değil; “Bu kuruma gerçekten nasıl zarar verilebilir?” sorusunu güvenli bir ortamda yanıtlamak için vardır. 

Başarılı bir Red Team operasyonu, yönetime rahatsız edici ama son derece değerli bir içgörü sunar. Çünkü gerçek güvenlik, rahat hissettiren raporlardan değil; zor sorular sorabilen simülasyonlardan doğar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu