Yapay zekanın sınırlarını zorlamakla övünen sistemlerin, iş dönüp dolaşıp etik bariyerlere geldiğinde nasıl birer ‘dijital silaha’ dönüştüğünü artık öfkeyle izliyoruz. Gündemde geniş yer bulan Grok skandalının da gösterdiği gibi; kadınların fotoğraflarının rıza dışı müstehcenleştirilmesi, sadece teknik bir ‘yazılım açığı’ değil, birey haklarını ve mahremiyetini doğrudan hedef alan sistematik bir itibar suikastıdır.
Uluslararası kamuoyunda ‘cinsel tacizin endüstrileştirilmesi’ olarak tanımlanan bu tabloya karşı Hindistan, Birleşik Krallık ve Fransa gibi ülkeler resmi soruşturmalar başlatırken; Türkiye’de benzer içeriklere erişim engeli getirildi. Artan baskılar sonrası xAI’ın bu hizmeti kapatmak yerine ‘paralı üyeliğe’ çekmesi ise, şiddetin nasıl bir kazanç kapısına dönüştürüldüğünün en çarpıcı örneklerinden biri.
Bugün bir kadının internette var olması artık ciddi bir risk yönetimi demek. Ne söyleyeceğinizi değil, nereden hedef alınabileceğinizi düşünerek hareket etmek, dijital alanda kolektif ve zorunlu bir savunma refleksine dönüştü.
Görünmezlik bir tercih değil, savunma mekanizması
Aslında bu saldırılar, iş hayatındaki erkek egemen baskının teknolojiyle yeni bir boyuta evrilmiş hali; öyle ki eskiden ofis koridorlarında yapılan mobbing, bugün yerini yapay zeka araçlarıyla üretilen ‘piksel şiddetine’ bırakıyor. Örneğin; NRL yorumcusu Tiffany Salmond’ın spor medyasındaki varlığının hazmedilememesi veya Pakistan’ın Pencap Bilgi ve Kültür Bakanı Azma Bukhari’nin siyasi sesini kısmak için mahremiyetinin doğrudan hedef alınması bu yeni nesil mobbingin en somut kanıtları.
Bu noktada bağlam çok net: Bir kadının fikri ya da yetkinliğiyle rekabet edemeyen zihniyet; mahremiyeti bir tasfiye aracı olarak kullanıp onu kamusal alandan söküp atmaya çalışıyor. Kadını ‘utandırarak’ veya ‘yıldırarak’ geri çekilmeye zorlayan bu anlayış, onu mesleki birikimiyle değil, maruz kaldığı bu ‘yapay leke’ ile anılan tartışmalı bir figüre dönüştürmeyi amaçlıyor. Sonuçta kadınlar, gerçek hayatta olduğu gibi dijital dünyada da varlık mücadelesi veriyor.
Güvenliği kullanıcıya yıkmak: Bir ihmal stratejisi
Asıl sorun ise teknoloji devlerinin bu kaosu ‘kullanıcının kötüye kullanımı’ diyerek geçiştirmesi ve suçu bireye atarak kendini temize çekme kurnazlığıdır. Oysa bu düşmanlık bizzat tasarımdan besleniyor. Algoritmalar etkileşim adına sertliği ödüllendirirken, moderasyon mekanizmaları iş işten geçtikten sonra devreye giriyor.
Bir yapay zekanın, bir kadının imajını saniyeler içinde rızası dışında manipüle edebilmesi, o teknolojinin ‘akıllı’ olduğunu değil, etik olarak sakat doğduğunu kanıtlar. Sorumluluğu tasarımın odağından çıkarıp kullanıcıya yıkan bu anlayış, şiddeti otomatize etmekten başka bir işe yaramıyor.
Dijital alanı kimin için tasarlıyoruz?
Günün sonunda şu temel soruyla baş başa kalıyoruz: Dijital alanları kimlerin var olabildiği yerler olarak tasarlıyoruz? Eğer sadece ‘en kalın derililerin’ hayatta kalabildiği bir ortam kuruyorsak, kaybettiğimiz şey sadece güvenlik alanı değil, kadınların bu alanlardaki temsiliyeti ve sesidir. Sektör devleri, platformlarını birer şiddet aracına dönüştüren bu tasarım hatalarının sorumluluğunu üstlenmediği takdirde inşa edilen bu dijital gelecek; eşitsizliği teknolojiyle derinleştiren ve kapsayıcılığını yitirmiş bir yapı olmaktan öteye gidemeyecek.

